Dedim ya, üniversitenin en tatlı zamanları staj yapacağın zamandı benim için. 4 sene kahrını çektiğim o sıralardan kurtulma vakti gelmişti de öğrencilere, okula kavuşmuştum. Mesleğime kavuşmuştum. Derin bir “oh” çektim. Ardımda bırakıverdim o sıkıcı 4 seneyi. Öğrencilerin içindeyken hayata tutunmuş bir can damarı gibiydi o okul benim için. Onlara baktıkça, onlarla hemhal oldukça, mesleğimi ifa ettikçe hayat buluyordum sanki. Bir dikkat edin, ne güzeldir bir çocuğun gözlerinde size bakarken bir parıltı görmek, bir hayata değebilmek, ne güzel bir duygudur.

Geçen yazım da 7/e sınıfını anlatmıştım. Sıra 7/d sınıfında. Diğer sınıfla yaptığımız uygulamaları sırasıyla yaptıktan sonra çocuklarla aramızda sevgiye dayalı karşılıklı güven oluşmuştu. Eğer dikkat ederseniz, bir çocuk size güvendiğinde, bir yetişkinden daha çok şey anlatabilir..

Bu dersde “Hafıza Sarayı” denilen bir zihin geliştirme etkinliği yapmaktaydı sıra. Bu etkinlik kendi bilincinize daha farkında olmayı ve özkontrolü geliştiren bir uygulamadır. Sınıfta bunu yaptığımız sırada bir öğrencimin -gözleri kapalı kendilerini rahatsız eden bir anıyla yenisini değiştirmeyi denerlerken ağlamaya başladığını gördüm. Kısa bir süre sınıfta dikkat dağıldı ben de şaşırdım hiç beklemiyordum açıkcası. Olayı hemen toparlayıp çocuklara “gözlerinizi açmak yok” deyip ağlayan çocuğun yanına yaklaştım. Sınıfın başkanı Nergis onu tanıyor ve neye ağladığını biliyor olacak ki o da ağlamaya başladı. Nergis de duyguları çok güçlü bir çocuktu. Büyümüşte küçülmüştü sanki. Ağlayan öğrencime “N’oldu, neden ağlıyorsun?” diye fısıldadım. “Öğretmenim, ben küçükken kız kardeşimi kaybettim. o geldi aklıma. Siz güzel anınızı düşünün dediniz ama benim aklıma o geldi. Onun ölümünü unutamıyorum. Biliyor musunuz, o öldükten sonra ben rüyalarımı siyah-beyaz görmeye başladım” dedi. “Ne demek siyah-beyaz, hiç renkli görmüyor musun?” “Hayır, hiç.” dedi. Benim için 1-2 dakika zaman akmadı sanki. Ne yapacağımı bilemedim, o kadar çok afallamıştım ki, daha önce böyle bir şeyle karşılaşmadığım için mi afalladım, yoksa bir çocuğun böylesine bir yükü taşıyabileceğini aklım mı almadı bilemiyorum ama sanki bir anda hayatımın rengi siyah-beyaz oldu birkaç dakikalığına “Bunu seninle özel konuşalım olur mu” dedim. “Olur hocam” dedi. -Müellim demek istemiyorlardı bana. Bazen öğretmen, bazen hocam. Türk filmlerinden, dizilerinden ne görmüşlerse öyle hitap etmek istiyorlardı. Ders sonu sıkılmadan, çekinmeden anlattı bana yaşadıklarını. kardeşini kaybettiğinden bu yana rüyalarını siyah-beyaz görüyormuş. Hiç renkli de görmemiş. “Rüyalarına birlikte renk getireceğiz, tamam mı” dedim. “Tamam” dedi. Öylesine içli, öylesine merhametli bir çocuktu ki.. Hele diğerleri, onların enerjisi bana da yansıyordu.

Ne yazık ki bu öğrencimle uzun uzadıya ilgilenecek vaktim olmadı. O haftadan sonra virüs sebebiyle okullar tatil oldu ben de yurda geri dönüş yapmak zorunda kaldım. İçimde her ne kadar ukte de kalsa o staj, o öğrencilerin güzel, temiz yürekleri Okul hayatımın belki en güzel yanıydı benim için.

Allah’ım. Meğer öğretmenlik ne kutsal bir meslekmiş. Minik bedeninde taşıdığı o koca yüreğe sahip tek bir çocuğun hayatında güzel bir değişilik yapmaya muvaffak olabiliyorsak yüzlerce kez minnetar olunmalıydı sana Rabbim.

Dedim ya çocukların güvenini kazanadurun, bir yetişkinden daha çok güvenirler size. Öylesine hoş bir güven bağı vardı ki sınıf içinde kendi psikolojik sıkıntılarından; korkunç rüyalarından, korkularından rahatça bahsedebiliyorlar, oluşan atmosfer sayesinde hem arkadaşları hem de ben tarafından yadırganmayacaklarını biliyorlardı. Böyle olunca kendilerinden bahsetmeye can atıyorlardı adeta. Neler vardı neler.. Yaptığım testlerin mantığını çözmeye çalışacak kadar hevesliler, bir büyük gibi konuşmak isteyenler.. Sınıfa her girdiğimde, beni her gördüklerinde yaşadıkları sevinç, ayaklarını yere vurup sınıflarındaki branş öğretmenini şaşırtmaları beni afallatmaları ne güzel şey..

Yine rüyalardan bahsettiğimiz bir derste, sırası gelen bir öğrencim, rüyalarında sürekli kendisinin yüzünü görmediği biri tarafından kaçırıldığını söyledi rüyasının üzerine gittim. Sınıf da merakla bizi dinliyordu. Bir şeyden korkmuştu ve kendini kaçıranın yüzünü görmüyordu rüyalarından da hep korkarak uyanıyordu. “Seni bir daha kaçırırsa yüzüne bakmaktan korkma ve hey! dur! de ve yüzüne bak, kim olduğunu öğren bakalım kimmiş?” dedim o da “tamam” dedi. Bir sonraki dersimizde rüya dinlemeye devam ederken “noldu senin o iş?” dedim “Hocam ben onun yüzünü gördüm, beni yine kaçırmaya geldi dur dedim korkmadım sonra o da beni bıraktı ve yüzünü gördüm izlediğim bir çizgi filmden biriymiş artık korkmuyorum. O günden sonrada görmüyorum. “Öyle mi, buna çok sevindim, sen güçlü bir çocuksun, aferim sana” dedim ben de. Rüyası gerçek midir, söylediğini gerçekten yapmış mıdır bilinmez, bilinmeye de gerek görülmez çünkü bilmeye değer tek şey, o çocuğun ilgi görmek istediğidir aslında. Ona “hey, dur! de ne demek seni kaçırıyor, sen bizim için değerlisin, seni öylece alıp kaçıramaz” manasını çağrıştararak tarafımdan önemli olduğunu hisettirmek istedim. Ben tarafından önemliyse, o da önemlidir. Çünkü insan olarak çevremizdekiler bizi kabul ettiğinde biz de kendimizi kabul ederiz. Kendisini öylece alıp götüremeyeceğini anladığında rüyalarındaki o kişi de öylece bırakıp gitti onu. Anlatırken ki yüzündeki tebessüm, gözlerinde ki o ışık yeterdi. Değerli hissediyordu ve zaten değerliydi.

Şimdilerde diplomamı almak için Bakü’ye tekrar gideceğim inşallah. Bir vedalaşamamıştık, umarım tekrar görebilirim. Hiç bir çocuk siyah-beyaz rüya görmesin ve değersiz olduğunu hissetmesin.. Öğretmenler, iyi ki varlar..

Selâmetle.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir