Hikâye şöyle başlıyor: Bir psikolojik danışman, ilkokul ikinci sınıf öğretmenliği yapmaya başlar ve tecrübelerini; karşılaştığı zorluklar ve deneyimlerini blogunda paylaşmaya kara veri. Tüm bu süreçte yeni neslin disiplinsiz, dikkat süreleri kısa ve okulu ciddiye almadığını gözlemler. Velilerin de bu duruma ayak uydurduğunu ve özel okul hizmeti beklediklerini fark eder. Böylece bu öğretmen, sınıfta disiplini ve öğrenmeyi sağlamak için çeşitli yöntemler denemeye kara verir ve olaylar gelişir..

Yeni nesil için ne diyoruz? Disiplinsiz, dikkat süreleri kısa, okulu ciddiye almıyor ve ders çalışmıyorlar.

Şunu unutuyoruz: Sosyal medya ile anlık bağlandıkları dünyayla aynı imkanlara sahip olmak istiyorlar. “Onda var bende niye yok?” diyorlar.

Peki veliler? Onlar da bu bağlantıyla artık öğrenegeldikleri, arzulayıp ulaşamadıkları özel okul hizmeti görmek istiyorlar.

Biz devlet değiliz evet bu imkanları sağlamak bizim işimiz değil ama biz öğretmenler bu donanıma sahip miyiz, pek tabii sahibiz çünkü bizde dünyayla bağlıyız.

Yapmak için istememiz, olanaklar yok mu hayâl gücümüz ve pratik zekamız yeter.

Bu durumda yeni nesile nasıl yaklaşmalıyız? Jenerasyonu takip etmeliyiz. Teknolojiyi etkin kullanmalıyız. Kullanmıyor muyuz, kullanıyoruz bunu sisteme entegre edecek kendi çabımızda özgün fikirler gerek sadece.

Peki sonra?

Özgürlük alanlarını belirleyip seçimi onlara bırakmalıyız.

Ya velilere?

Onları eğitim-öğretime katmalıyız fakat özgürlük alanlarını belirleyerek..

Çok mu dramatik oldu, hmm, yoo. Gelin kanıtlayayım.

Pekâla.. Başlıyoruz.

Neden yazı yazmıyordum bir türlü neden klavyenin başına oturmuyordum bilmiyorum. Bu kökleri çok derine uzanan bir mesele aslında.

En iyisi baştan almak.

Malumunuz günümüz sistemi bir öğretmeni okutup sonrasında kendi haline bırakan, adaletsiz ve haksız bir yarışın içinde ait olduğu yere okula, öğrencilerine kavuşmasını bir sınava, koşullara, zoruklara dayalı kılan bir sistem. Sonra n’oluyor o öğretmen onca engelin içinde yolunu arıyor, yolunu kaybedebiliyor.

Her neyse konumuz bu değil.

İşine aşık öğretmenlerin iki seçeneği vardır: Ya sınava çalışacak ya da ücretli öğretmenlik yapıp sınava çalışacak.. Ücretli öğretmenlik yapmak istemiyordum aslında. Sınava çalışmaktan da bıkmıştım artık. Ben Psikolojik Danışmanım ne işim var başka branşta?

Hep söylediğim bir söz var:

“Öğrencileri, okulu, eğitmeyi ne kadar sevsem de ben bir sınıf öğretmeni değilim asla da olamam. Bir sınıf öğretmeni 4 sene boyunca üniversiteye sadece gidip gelsin benden daha çok şey bilir çünkü onun tozunu istese de istemese de yutmuştur.”

Ama hayatın da bana hep söylediği bir şey var: “Her şerde bir hayr”

Bu ücretliyi yapmasaydım sahanın bu kadar içinden inceleme imkanım olmayabilirdi.

Ama evet düzen, şartlar şu an böyle ve bir şekilde işin içinde bulabiliyoruz kendimizi.

Bu dönem (2023-2024) merkezde bir okulda 2.sınıf öğretmen açığı oluştu bende kabul ettim. Ama hak verirsiniz ki ilkokul çok kritik bir eşiktir ve her şeyin temelidir. İşin vicdani boyutu çok yüksek yani. Kendi kendime “Eğer bu işi yapacaksam aldığım parayı kendime helal etmeliyim öğrenmeleri gereken her şeyi zamanında öğrenmeliler yani bu çocukların hakkına girmemeliyim.” Zira hatırlarım da benim ilkokulda neredeyse senede iki öğretmenim değişirdi ve temellerim bu yüzden oldukça zayıftır.

“Ya sırf ben bu işi yapıyorum diye bu çocuklar da benimle aynı kaderi paylaşırsa?”

Düşündükçe ürperiyorum.

İkinci sınıf öğretmeni olarak göreve başladım. 20 kişilik bıcırık bir sınıf. Aslında bu ilk deneyimim de değil. Daha önce (2021-2022)‘de köyde bir ilkokulda birinci sınıfları okutmuştum. Bakın işte o her şeyiyle ilkti. O günden beri K harfini ke diye değil “kkkıh” diye okurum. L harfi le değil “llllıııl”dır benim için.

Böyle telaffuz edince duyanlar garipsiyor. Aynısı Freud’un “id” terimi içinde oluyor. Ben “aydi” diye okuyorum diğerleri “id” diye okuyor. Böyle küfür eder gib “it” dercesine..

“aydi değil mi doğrusu?”

Bu ikinci sınıf benim için yeni bir deneyimdi. Bu da zormuş. Sınıf öğretmenlerinin işi hakikaten çok zormuş. 20 çocuğun disipline edilmesi, konuların öğretilmesi anladıklarından emin olunması.. Yani neyi nasıl öğreteceğimi tam anlamıyla bilmiyordum. Karşınızdaki yetişkin değil ki anlatıp geçesiniz. Bir kere anlatıp anlamasını bekleyesiniz..

Dersi eğlenceli kılmalıyım, dikkatlerini çekmeliyim, her şeyi en basit haline indirgemeliyim..

“Başlığı kırmızı diğerlerini satır başından başlayarak hizalı yazın” diyorum. 20’si birden yanıma geliyor: “Öğretmenim buraya mı yazayım, kırmızıyla mı yazayım, büyük harfle mi yazayım, buraya yazdım doğru oldu mu?” Her detay tek tek anlatılmalı yani.

Konu anlatımı başka bir düzey ama. Baktım bu böyle olmaz dedim bir biline sormak gerek. Okuldaki sınıf öğretmenleri arkadaşlarıma, okul müdürüne (sınıf öğretmeni) bu konuyu danıştım. Sağ olsunlar yardımcı oldular. Öğretmem gereken konuları, nasıl öğretebileceğimi anlattılar bende az çok bunları kendi stilimde nasıl yapacağımı, neler ekleyebileceğimi düşünmeye başladım.

Öğrenmeleri gereken konuları, gelişmesi gereken akademik becerileri öğrendim ve böylece 4 temel hedef oluştu.

1.Hızlı okusun,

2.Okuduğunu anlasın,

3.Çarpım tablosunu öğrensin.

4.Matematik problemlerini çözebilsin.

Ben bunlarla boğuşurken beklemediğim bir şey oldu, ne oldu?

Veliler..

Celali isyanları gibi ama yavaş yavaş fakat nazik nazik sitem etmeye başladılar. Tepkiler, şikayetler..

“Hocam yanlış anlamayın, bir önceki öğretmenlerinden çok memnunduk. Her biriyle bilhassa ilgileniyordu. Acaba yapabilecek misiniz?” “Çocuğum bu konuları bildiğini söylüyor, ödevler çok az geliyor 5 ödev mi verseniz?” gibi gibi..

“N’oluyo ya?” dedim. Ebeveyn olarak onlara bir yerde hak veriyorum çocuklarının iyi bir eğitim almasını istiyorlar ve ücretli bir öğretmen geliyor üstelik sınıf öğretmeni de değil. Haklılar bir yerde tabii ama bu ödevlerin kolay gelmesini anlayamadım. Tamam ben yeniyim ama MEB’in o hafta için seçtiği konuyu anlatıyorum. Bunlar nasıl kolay buluyor, nasıl daha önceden bilmiş oluyor?

Artan bu endişe ve belirsizlik üzerine -belirsizlikleri hiç sevmem- bir veli toplantısı düzenlemeye karar verdim. Toplantıdan önce bu konuyu araştırdım ve sorunun nasıl oluştuğunu buldum.Sağolsun bir önceki öğretmenleri “ben şimdi gidiyorum yerime gelen ücretli ola ki yapamaz bu konuları ben önceden öğreteyim çocuklar eksik kalmasın” diye düşünmüş olacak ki çocuklara bunları öğretmiş.

Ee dolayısıyla benim bu hafta öğrettiğim şeyi çocuk çoktan biliyor belki seviye olarak o 2-3 ay sonrasında.

Efendim, veli toplantısına birçok endişeli, tedirgin ve kızgın veli iştirak ettiler..

Kendimi tanıttım, mesleğimi anlattım bu işin sorumluluğun farkında olduğumu ve elimden geleni yapacağımdan bahsettim.

Nasıl bir yol izleyeceğimden bahsettim:

“İkinci sınıfın temel konuları bunlar, yıl sonunda bu konuları öğrenmiş olduklarını göreceksiniz. Bu çocuklar sene sonunda hızlı okuyacaklar, okuduklarını anlayacak; çarpım tablosunu öğrenecek problemleri çözebilir hale gelecekler.”

“Bakınız ücretli öğretmen olduğumu biliyorum bir sınıf öğretmeni gibi de olamam ama aldığım parayı cebime koyup oturamam da. Bu iş zaten bu ücrete parası için yapılmaz. Okulu, öğrencileri sevdiğim için buradayım. Yıl sonunda çocuklarınız ikinci sınıf temel konularını almış olacak buna beraber bir Psikolojik Danışman’ım. Çocuklarınızın psiko-sosyal gelişimine daha çok odaklanacağım. Ayrıca kişilik olarak şimdikinden başka bir çocuk da göreceksiniz. Ben bu çocukların işte şu 8 zeka tipinden hangilerinin baskın olduğunu bulacağım, diğerlerini de geliştirmek için çalışacağım ve potansiyelini çıkaracağım. Bunları tek başıma yapamam sizlerde bana destek olacaksınız. Ödevlerini kontrol edecek, söylediğim şeyleri yapacaksınız. Sene sonunda dediklerim olmazsa gelin o zaman bana sorun.”

Onlarda “tamam” dediler ve böylece velilerle birlikte bir yolculuğa başlamış olduk. Hep derim, veli desteği olmazsa öğretmen bir yere kadar. Kilidi açacak olan öğretmendir, içeri girmesini sağlayacak olan anne-babadır.

Bu velilerin çocuklarının eğitimiyle, geleceğiyle ilgilenmeleri hoşuma gitmişti. Böylece velilerle ilk defa tanışmış olduk ve süreç başladı..

Benimkisi biraz sınıf öğretmenliği ile psikolojik danışmanlığı harmanlamak..

Sınıfa ısınıyorum.

Çocuklarla aramızda tüm bu süreçte ister istemez bir mesafe vardı. Onlar henüz beni tanımıyorlardı, neye kızarım neye gülerim, nasıl davranırım kestiremedikleri için mesafelilerdi. Bende hangi çocuğa nasıl yaklaşmalı, dersi ve beni nasıl sevdirmeli diye hesaplarken düşünceliydim.

Bu çocukların akademik olarak konuları önceki öğretmenlerinden dolayı iyiydi fakat nezaket konusunda benim istediğim gibi değildi.

Biliyorsunuz son yıllarda okullarda ciddi bir umursamamazlık, okulu takmamazlık ve disiplinsizlik başverdi.

Hayır!

Çocuk okulda öğrenecekse önce okulun önemini kavrayacak, sonra öğretmenlerini sevecek ve öğretmenlerine mutlaka saygı duymayı bilecek. Okulda sınıf arkadaşlarından başlayarak diğerleriyle işbirliği yapmayı, ekip olmayı ve empati yapabilmeyi bilecek.

Okul ne için var, bunun için var. Çocuğun potansiyelini çıkaracağı, toplumu öğrenebileceği yerdir okul benim gözümde.

Sınıfta Erdem Değerleri ciddi şekilde zayıf.

Ne bir “günaydın” var, ne bir öğretmen gelince ayağa kalmak var, empati çok zayıf işbirliği hiç yok.

İki şey benim için esas: Arkadaşlarına fiziki müdahale etmemesi ve öğretmenlerine saygısı.

Başarılı olmasından önce başarıyla birlikte “Erdemli biri” olmalı. Bunun temelleri de şimdi atılmalı. Hâl mesele böyle olunca hedeflere bir de “Nezaket” eklendi. Neler yapacağımı düşünmeye başladım.

Yapmaları gereken şeyleri başta sürekli tekrarla anlattım. “Öğretmen gelince ayağa kalkılır, oğlum geç kaldın özür dilemen gerekmez mi?” gibi. Aynı zamanda onlarda ne görmek istiyorsam aynısını bende yapıyordum. “Oğlum kalemini kullanabilir miyim, teşekkürler.” “İstemeden oldu kızım, özür dilerim.” gibi..

Buna beraber baktım ki çocukların dikkat süreleri akranları gibi çok kısa. Konuları anlatıyorum ama çalışkanlar hariç diğerlerinin dikkatini çalamıyorum dinleyen de bir süre sonra dikkatini kaybediyor. Bunun eğlenceli bir hâle gelmesi lazımdı.

Yıldız sistemini kullanmaya karar verdim. Özetle yıldız sistemi, çocuklara yıldız alabilecekleri şeyleri anlatıp haftanın sonunda en çok yıldız alana sürpriz hediye vererek onu teşvik etmek.

Günler böyle geçip giderken okuma hızı hedefi için harekete geçtim. Amaç, hızlı okusunlar, okuduklarını anlasınlar.

İkinci sınıflarda 1 dakikada okunması önerilen kelime sayısı 60’dır. Bende bir yarışma yapmaya karar verdim ve her cuma “okuma yarışması” düzenledim hedefi de “200” belirledim. Süreyi de düzeylerinden dolayı 1.30 yaptım. Kazanana da “istediği bir hediye” dedim. Perşembe günü de ertesi gün okuyacakları metni verdim.

Aslında 200 çok büyük bir hedef. 4.sınıfların bile 1 dakikada okuması önerilen kelime sayısı 120’dir ama potansiyeli açığa çıkaracaksak hedef yüksek olmalı.

Tek bir kural var: Çocuklar yetersizlik hissederse hedefi düşür.

Böyle bir şey olmadı yarışma da çok tuttu her cuma yarışmayı bekler oldular. Ee benim de hoşuma gitti tabii. Öyle ki bir cuma sınıfımıza bir kurum etkinlik yapmaya “ya hadi ya, daha işimiz var” derken buldum kendimi. Yarışmaya bende kaptırmıştım. Biri 200 okumaya görsün Allaaah. Ne istiyorsa istesin be.

Tabii herkes bir anda 200 okuyamayacağı için kademeli pekiştireç kullandım. Yani 50 okuyana 1 yıldız, 80 okuyana 2, 120 okuyana 3..

200 okuyana 5 yıldız yani grand yıldız yani istediği ödül..

Sonunda biri 200’ü geçti. -iyi ki de geçti diğerlerinin teşvik olması açısından- Ödül olarakta top istedi. Çok iyi bir top aldım. Diğer erkekler bir gaza geldi bir gaza geldi.. Kızlar da isteyecekleri ödülleri bana anlatmaya başladılar. “Ben akıllı saat isteyeceğim, ben boyama seti isteyeceğim..”

Görüyorsunuz ya, bir çocuğu bir şeye motive etmek işi bilirseniz ne kadar kolay.. Ne bağırdım ne çağırdım sadece inandım ve teşvik ettim. Bir de verdiğim sözü özenle tuttum. Hepsi bu.

Sene sonunda hepsi okuma hızlarını arttırdılar. 3 kişi 200’ü geçti. Aşağıda başlarken / bitirirken ki tablomuz var.

Bu yıldız sistemi başta biraz işe yaradı fakat işin içinde teknoloji yoktu yıldızlar sürekli tahtadan takip ediliyordu bende yazıp silmekten yoruldum başka bir şey lazımdı ama yoktu.

Sonra bir gün X’de gezinirken bir öğretmenin yoklama işini eğlenceli kılmak için ıslak mendillerin kapakların içlerine çocukların fotoğraflarıyla bir kartona yapıştırdığını gördüm. Yorumlarda gezerken tevafuken birinin “bu yoklama dojo ile yapılabiliyor zaten” yazdığını gördüm. “Neymiş ya bu dojo” diyip bir inceledim.

Bayıldım!

Harika bir sistem.

Classdojo özetle, öğrenci, öğretmen ve veli arasında köprü kuran bir tür instagram.

Öğretmen çocuklara belirlediği beceriler üzerinden puanlar verebiliyor, puan silebiliyor, yapacağı etkinliğe göre müzik açabiliyor, otomatik olarak sınıfı tek tuşla gruba bölebiliyor; sınıfta olan biteni instagram gibi sadece sisteme tanımlı velilerin görebileceği şekilde paylaşabiliyor. Böylece veli sınıfta neler oluyor, çocuğu neyden artı neyden eksi almış görebiliyor. Veli, sınıfa oturduğu yerden öğretmeni ve çocuğunu rahatsız etmeden dahil olabiliyor.

Bir çok getirisinin yanında öğretmen veliyle buradan görüşebiliyor, toplu mesaj atabiliyor böylece whatsapp mahremiyeti ihlal edilmemiş oluyor.

Alet Seti

Çok beğendim.

Hemen çocukları sadece isimleriyle kaydettim. Bir veli toplantısı ayarlayarak hepsini kendi çocuğuna sistemde tanımladım. Basit bir işlemdi her çocuk için kod oluşturuluyor veli, veliyim diye uygulamaya kayıt olup kodu giriyor hepsi bu. Böylece hepsi telefonundan bu uygulama ile sınıfı ve çocuklarının durumunu takip edebiliyor.

Giriş Ekranı

Sabah derse girdiğimde yaptığım ilk iş telefonumdan dojo’yu açmaktı. Sistemi akıllı tahtada tarayıcıda başlangıç sayfası yaptım tarayıcıya basıldığında ilk dojo açılıyordu. Dojo’ya eklemek istediğim her tür davranış ve beceriyi ekledim ve puan verdim. İşe Nezaket’le başladım.

Sisteme olumlu / olumsuz beceriler ekleyebiliyorsunuz ve en fazla 5 puan verebiliyorsunuz. Nezaket’i en yüksek puan (5) yaptım ve çocuklara sistemi tanıttım. Sisteme teşvik için de “bu ay en çok puan toplayan ilk 5’le yemeğe gidiyoruz!” dedim. Günaydın, hoşçakal, iyi akşamlar, birine yardım etmek.. Nerede bir nezaket görsem hemen o çocuğa gözünün önünde puanını veriyordum. Sırf bu yüzden orta düzeyde bir çocuk nezaketten aldığı puanlarla ilk 5’e girerek yemeğe gelmeye hak kazandı biliyor musunuz?

Çocuklar bayıldılar! Hiç bu kadar etkili olacağını düşünmüyordum.

Çünkü bunlar teknoloji çağı. İster istemez bunu istiyorlar, dikkatlerini çekecek canlı renkler, anında geri bildirim, katılabilecekleri alanlar.. Velilerin de çok hoşuna gitti. Ben zaten teknoloji hastası biriyim bu sistem her şeyiyle benden 10/10 almıştı zaten.

Nezaket’de harika bir seviyeye geldik. Günaydınlar, afiyet olsunlar havada uçuşuyor. Biri düşsün yardıma koşuluyor, biri hastalansın geçmiş olsunlar hep bir ağızdan yankılanıyor. Sadece bana değil, diğer öğretmenlere ve okul arkadaşlarına da yansıması için o davranışları da pekiştirdim. Günüm “öğretmenim bugün 3 öğretmene günaydın dedim, falankes öğretmene kapıyı açtım, bir arkadaşıma yardım ettim” gibi şeyleri dinlemek ve puan vermekle geçer oldu 🙂

Başlarda bu alışkanlıkların kalıcı olabilmesi için her davranışa puan, ortalara doğru bazen, sonlara doğru günün sonunda puan vererek bu davranışı kalıcılaştırmayı hedefledim.

Şimdi, puan alsın – almasın nezaketi uygularlar.

Burada püf nokta şuydu benim için: dene, gör çalışıyorsa devam ettir yenilerini ekle ki dikkatleri hep canlı olsun, çalışmıyorsa başka bir şey dene. İlk yemek sonrası diğer çocukların hırslanmasını görecektiniz. Herkes çalışmaya ve sisteme ayak uydurmaya başladı. Velilerden de çok güzel dönütler aldım, “çocuğum yemeği gördü çok üzüldü bir ay sonra ben gideceğim diyip derslerine daha çok çalışmaya başladı” gibi şeyler duyunca mutlu oldum. Demek ki sistem işe yarıyor, yüklen!

Dojo’ya iyice uyum sağladık. Çocuklar genelde teneffüste benimle birlikte öğretmenler odasına kadar gelirler “hadi kızım geri dönün” dediğimde şakalaşmaya devam ederlerdi 5’den geriye sayardım sonunda puan sileceğimi bildikleri için -ki bir şeyi yapacağım dersem mutlaka yapardım* neşeyle kaçarlardı.

Bu çok hoşlarına gittiği için her teneffüs yaparlardı 🙂 Sınıfta sessizliği mi sağlamak istiyorum diyelim, önce uyarırdım, “çocuklar şimdi izle, dinle moduna geçiyoruz sessiz olmayana -1 yıldız” bir süre sonra arkadaşlarının da bilincinde olup sorumluluk alsınlar diye cezaları topluca vermeye başladım toplu eksi alınca “yaa sessiz olun öğretmen eksi atıyor” demeye başladılar. Dikkati daha canlı tutmak için -dojo ekranda hep açıktır- bazen uyardıktan sonra tekrar sesli uyarmadan topluca eksi atardım dolayısıyla sürekli tahtayı takip ederlerdi eksi alıp almadıklarını bilmek için.

Dojo’ya bir çok beceri ekledim, yaptıkları her beceri için puan alıyorlar ve ayın sonunda ilk 5 yemeğe gidiyor. Derse etkin katılım, güzel yazı, sorumluluk, tam ödev, sınıf kurallarına uyum, kişisel bakım, 100 üzeri okuma gibi bir çok beceri, aklıma olmasını istediğim ne gelirse..

Bu yemek ödülünün çocukları iyi motive ettiğini görünce aynı şeyi kitap okumaya da uygulayayım dedim. Kitap yarışması için yeni bir kütüphane oluşturdum sağolsunlar arkadaşlarım da destek oldular. Yaklaşık öncekilerle birlikte 150 kitap oluştu bu 150 kitabın 30’tanesi Dünya Çocuk Klasikleri. Klasikleri ayrı bir listede diğerlerini ayrı bir listede tuttum. Amacım hepsinin bu klasikleri bir şekilde okumasıydı.

ve çocuklara yarışmayı açıkladım:

“çocuklar her biriniz için 34 tanelik bir kitap okuma listesi çıkardım. 34 kitap okuyan ilk beş ile de yemeğe gideceğiz!”

İnanır mısınız o nezaketten ilk 5’e giren çocuk, ayın son günlerinde 34 olabilmek için 4 kitap istedi.

“Kızım bir günde 4 kitap okuyamazsın.”

+”Okurum öğretmenim.”

-“Bak detaylı özet isterim, bilemezsen saymam.”

+”Hepsinin de özetini vereceğim öğretmenim” dedi.

-“Peki” dedim.

Aldı ve dört kitabın da detaylı özetini ertesi gün anlattı. Ne sorduysam cevap verdi.

Ben şok. Bu kızın bir şeyi isteyip de alamaması gibi bir olasılık onun için yok. Bu ne hırs, bu ne potansiyel. Maşallah valla. Çok mutlu oldum. Yemeğe gittik tabi, bir lahmacun gömdük ağzınıza layık, üstüne de tatlı..

Diyebilirsiniz ki “yemek bu, her çocuğun canı çeker gitmemesi daha kötü değil mi?” İşte bu yüzden bir yerde amaç her öğrenciyi yemeğe bir şekilde götürmekti. Yeter ki çabalasın bir gayret göstersin. Şöyle oluyordu: “bu ay ilk 5’le birlikte iki de bonus gelecek bunlar da gayret edenlerden olacak.” ya da bir çocuk hediye istemeyi çok istiyorsa ama bir türlü görevi tamamlayamıyorsa hedefi onun için azaltıyordum. Böyle böyle hemen hemen- köyden gelenler ve çabası az olanlar hariç- herkesi götürdüm.

34 kitap hiç beklemediğim bir şekilde bitince yeni bir hedef eklemek gerekti bu sefer “70” kitap dedim. 34 hedefine zaten çoğu çocukta ulaşmışız “bunu başarsınlar ne istiyorlarsa alırdım” ve dedim ki “Dünya Klasiklerinin tamamıyla birlikte 70 kitap okuyanı kırtasiyeye götüreceğim ve istediği bir şeyi alacağım.”

Efendim yıl sonu kitap okuma sayısı aşağıdadır. Bakınız, kendiniz görünüz. İşin şaşırtıcı ve beni büyüleyen kısmı şu: kimseye şu kadar kitap okumalısın diye dayatmadım. Sayıyı doldursun diye zorlamadım. Tamamen kendi istekleri, içten güdülenerek ulaştıkları bir başarı bu. Bu yüzden bu çocukların kitap okuma alışkanlığını severek kazandıklarını biliyorum.

Aşağıdaki tabloyu gördükten sonra hepsiyle gurur duyduğumu ve bir öğretmenin isterse neler başarabileceğini farkettim. bunu hissettim. -bir şeyleri yaşamadan tam anlamıyla bilemiyorum da ben- Osmanlı zamanındaki Sabuncuoğlu gibiyim. Yaşamadan, denemeden bilemiyorum. Bu bazen öyle zor ki..

Böylece kitap okumayı sevmeyi ve bunu alışkanlık haline getirmeyi de başarmış olduk.

Bu kitaplar öyle “okudum öğretmenim, sorulara eften püften cevaplar verir geçerim” şeklinde değil. Kitaplar için bir form hazırladım önlü arkalı, kitabın adı ne, sayfası kaç, neyi beğendin neyi beğenmedin, nerede geçiyor gibi bir sürü sorusu var ve bu formu şart koştum.

Kitap okuma ve okuma oranı sayılarında güzel ilerliyorduk. Nezaket de harika gidiyordu. Sonra bir gün “hem bu nezaketi eve de taşımak gerek, hem de benden sonra da devam edebilecek pratik bir şeyler yapmak lazım.” dedim ve bir aylık görev & nezaket tablosu oluşturmaya karar verdim. Velilere de anlattım. “Kesinlikle sadece siz ve sadece yaparsa dolduracaksınız” dedim.

Bu aylık tablo 140 puan olunca çocuklar oldukça özümsediler.

Ayın sonunda takvimleri puanlarını vermek için aldığımda hepsinin dolu olduğunu görmek büyük mutluluk hissettirdi bende.

Bu arada İnci benim hayaletim. Dojo’da da var diğer yaptığımız tüm etkinliklerde de. İnci sadece toplu puan alımlarında puan kazanabiliyor. Yani birinin puanı İnci’den düşükse o çocuk çalışmıyor demektir.

Bu takvimlere Mayıs ayında başladık. Her ayın sonunda puanlarını hesaplamak için aldım ve yenisini verdim. Yaz tatilinde ve benden sonrada devam ettirebilmeleri için ay yazan kısmın boş halini pdf olarak velilere gönderdim. Alışkanlığın devamı için “120-140 arası puan alana bir hediye verin” diye de öneri de bulundum. Böylece bu alışkanlık devam edebilecekti.

Çocukların görsel / sanatsal zekalarına dokunabilmek için aklımdaki fikir hep şuydu: sınıfta bir tane ressamların kullandığı şövale olsun o hep orada dursun. Bir tablo alayım sırasıyla her çocuğa bir şeyler çizdireyim sanatla iç içe olsunlar. İlkin okul resim öğretmenimizin yardımıyla -buradan çok teşekkürler ona – bir ağaç çizdik ve her çocuk parmağını istediği bir renge boyayarak baş parmağını yaprak gibi tabloya bastı.

Baktım biz bunu çizemeyiz her zamanda resim öğretmenini meşgul edemeyiz ne yaparım ne ederim diye düşünürken çocuklar için tablo boyutunda mandala olduğunu keşfettim. “Aha, dedim. Çok güzel fikir” sipariş ettim hemen. Gelince de her çocuğu oturttum sıraya kalemleri dizdim ve bir renk seçmesini, 3 dakika boyunca istediği yeri boyayabileceğini söyledim. Ortaya şunlar çıktı:

Doğa zekalarını geliştirmek için ise aklımdaki fikir sınıfta hep birlikte bir ağaç yetiştirmekti. Herkese eşit derecede görev vermek isteğimden tek bir başkan yerine sırayla günde bir kız bir erkeği o günün başkanı ilan etmiştim. Teneffüste herkesi çıkarırlar, sınıfı temizlerler ve dağınık eşyaları toplarlar. Buna beraber son dersin son 10 dakikasında “sınıf temizliği” adı altında hepimiz sınıfımızı temizleriz.

Bir limon ağacı aldım. Bakımında herkesin sorumluluk alabilmesi için ağacı sulamanın günün başkanlarının görevlerinden biri olduğunu söyledim. Yıl boyunca ağacı suladık.

Çocukların örüntüyü görebilmeleri hem de aileleriyle vakit geçirebilmelerini sağlamak amacıyla haftanın 1,3 ve 5. günleri çocuk mandala boyama ödevi verdim. Örüntülü yapana 10 puan örüntüsüz yapana 5 puan.

Bir gün okul çıkışında eve giderken benimle birlikte gelen bir öğrencimin “aa öğretmenim bakın örüntü var. Şişler bir kırmızıya bir beyaza boyanmış” dediğini duyduğumda kendime “tamam” dedim, işe yarıyor.

Elhasılı burada yazmadığım bir çok şey yaptık, yazıları güzelleşsin ve dikte yapabilsin diye her perşembe dikte yarışmaları, işbirliğini öğrensinler diye aynı anda şu aşağıda gördüğünüz videolar.. ve çok daha fazlasıyla bir dönem geçti.

antraparantez: bu etkinliği hep yapmak istemişimdir ama o kadar yuvarlak halka bulmak falan hep zor gelmişti. Şansımıza okulun bahçesi çocuklar için çeşitli şeylerle boyandı biride tam bu iş için halkalardı 🙂

Daha nice niceleri..

Doya doya bir dönem geçti. Yılın sonunda istediğim hedeflere ulaşabilmenin verdiği mutluluk, ilgilenilir ve istenirse bu çocukların neler başarabileceğini görmek bir psikolojik danışman olarak bana çok şey öğretti.

Bu yazıyı yazmaktaki esas nedenim; öğretmenler, veliler, ve tüm meraklılar da benim gördüklerimi görebilsinler,. Biz öğretmeniz, nerede ve ne koşullarda olursa olsun öğretiriz. İstenildiğinde bu çocuklar her şeyi başarabilirler.

Bu hikâye bize neler öğretti?

  • Yeni nesil ile iletişim kurmak ve onları motive etmek için farklı yöntemler denemek gerekir.
  • Teknolojiyi eğitimde kullanmak öğrenmeyi daha eğlenceli ve etkili hale getirebilir.
  • Öğretmen ve veli iş birliği öğrenci başarısı için çok önemlidir.
  • Her öğrenci ilgi ve yeteneklerine göre desteklenerek potansiyelini açığa çıkarabilir.
  • Öğretmenlik sadece akademik bilgi aktarmak değil, aynı zamanda karakter geliştirmek ve yaşam becerileri kazandırmak da demektir.

Dönemin sonuna vardık, çocuklarla ve velilerle vedalaştık. Onlara veda etmek zor oldu. Ben dahi sınıfa eğlenerek ve isteyerek gidiyordum. Her güzel şey gibi bu da bitti.

Önümüzdeki sene için ne yaparım bilmiyorum ama bu çocukları özleyeceğimi biliyorum.

Yollarının her zaman açık, işlerinin kolay ve yaşadıklarının güzel olmasını temenni ediyorum.

Yazı burada bitti. Olaysız dağılabiliriz.

Selametle.


0 yorum

Bir yanıt yazın

Avatar placeholder

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir